Şair ve aynı zamanda bir mutasavvıf olan Fuzuli’nin “Leyla ile Mecnun” mesnevisinin, oyun metni olarak seçilmiş olmasının nedeni, Divan edebiyatının en temel temalarından biri olan “aşk” kavramıyla bağlantılıdır. Oyun metnine uyarlanması amacıyla kullanılacak bu mesnevinin Türkçe çevirisini yapan ve Fuzuli’nin eserleri üzerinde birçok araştırması bulunan Prof. Dr. Muhammet Nur Doğan’a göre; aşk, bir yandan beşeri ve doğal bir ilişki biçimi (aşk-ı mecazi), bir yandan da tasavvuf inanışına göre yaşam ve varoluşun nedenlerine metafizik boyutta açıklama getiren bir felsefe, bir dünya görüşüdür (aşk-ı hakiki). Tasavvufta evrenin yoktan varlık sahnesine çıkarılışının nedeni, mutlak güzellik (cemal-i mutlak) ve mutlak olgunluk (Kemal-i mutlak) sahibi Allah’ın bilinmeyi seçerek, kendini görmek ve göstermek arzusuyla, aşk-ı mutlak ile varlığa vücut vermesindendir. Her türlü insani ve dünyevi aşk ve sevgi çabasının da mutlak aşkın bir tezahürü olduğu kabul edilmiştir. Fuzuli’ye göre aşk geçici bir hal olmanın ötesinde bir yaşam tarzı, var olmanın nedeni ve amacı, zaman ve mekânın sırrını, hayat ve ölümün hakikatini ortaya çıkaran bir haldir. Tasavvuf inancındaki “vahdet-i vücut” (mutlak birlik) kavramı da kâinatta ve dünyada olup biten her şeyin tek ve mutlak olan varlığın birer tecellisi olduğu bilincine ulaşma anlamında, “aşk makamına yükselme” ile açıklanmaktadır (Doğan, 2004, s. 36-41). Bu nedenle, döneminin diğer şairlerinden farklı olarak Fuzuli’nin İslam Tasavvufu’ndaki ilahi hakikatleri ve sırları açıklamak amacıyla yazdığı “Leyla ile Mecnun” mesnevisi oyun metni olarak tercih edilmektedir. Fuzuli bu eserinde Leyla karakteriyle, hakikatin sırrının sembolü olan Allah’ın sıfatlarını ve Mecnun karakteriyle de insan ruhunun sembolü olan, Allah’tan ayrı düşmüş, O’nu arayan ve O’na kavuşma yolunda zorluklara katlanan kişiyi anlatmak istemiştir. Beşerî aşktan yola çıkılarak anlatılan, insanın evrendeki varoluş amacı ve mutlak yaratıcı Allah ile “Bir ve Bütün Olma” düşüncesindeki “aşk” kavramı, eserdeki tarihsel gerçeklikten bağımsız olarak ele alınıp yeni bir kurguyla işlenebilecek evrensel nitelikte bir temadır. Sahne metninde ele alınacak temel konu, insanın doğumundan ölümüne kadar olan yaşam yolculuğunda, bireysel gerçeğini dünyevi bir aşk macerasının genel gerçeği içinde keşfetmesi olacaktır. Bu anlamda Leyla ve Mecnun’un hikâyesi, insanoğlunun Tanrı ile olan bağının önce kopması, sonra onun farkına varması ya da yeniden keşfetmesi ve nefislerinden kurtularak bağı yeniden kurması, O’nunla bir ve bütün olması sürecini anlatacaktır. Metin, oyuncuların sema ayinindeki Şeyh (Postnişin/Mevlevi Dedesi) ve semazenler olarak başlayacakları, oyunun gelişme bölümünde Şeyh’in Fuzuli, semazenlerin Leyla ve Mecnun rollerine geçecekleri, hikâye ile ayinin eş zamanlı yürütülmesi fikri üzerine
Bu konu çerçevesinde, sema ayinindeki törensel yapı, kullanılan mekân ve aksesuarlar, giyilen kıyafetler, semazenlerin duruş ve pozisyonlarındaki sembolik anlamların Tasavvuf felsefesinin öğretileri ile örtüştüğü görülmektedir. Böylelikle ulusal bir törensel tiyatro modeli oluşturmak amacıyla, ritüelin müzik ve danstan oluşan biçimsel formuna karşılık gelecek şekilde sema ayini, yerel bir ritüelistik kaynak olarak ele alınacaktır. Böylelikle gösteri sonunda, hem ayinin hem de gösterinin katılımcısı durumuna gelecek seyircinin Allah ve inanç kavramı ile yüzleşme, kendini ve yaşamı sorgulama, hakiki insan olabilme durumu üzerine yeniden düşünebilme gibi konularda belli bir farkındalık ve ruhsal tatmin yaşama deneyimi araştırılacaktır.